Adaleti yeniden düşünelim

Devlet şiddetinin açtığı yaralarla yüzleşmek, bireysel ve toplumsal iyileşmeye alan açmak için adaleti yeniden düşünmeye davet ediyoruz.
2000ler-sari

Adaleti yeniden düşünmek

Türkiye’nin birçok bölgesinde, tıpkı çatışma ve adaletsizliklerin yaşandığı dünyanın birçok yerinde olduğu gibi, adalet talebi uzun süredir insan hakları mücadelesinin merkezinde yer alıyor. 

On yıllardır avukatlar, aktivistler ve mağdur yakınları; öldürmelerden, kaybetmelerden ve hak ihlallerinden sorumlu olanların cezasız kalmaması için mücadele veriyor. Bu hukuki mücadeleler çoğu zaman faillerin cezasız kalmasıyla sonuçlansa da, derin bir anlam taşıyor. Hem mağdurlar hem de tüm toplum için hakikat ve adalet arayışını canlı tutuyorlar.

Hafıza Merkezi olarak saha çalışmalarında mağdur ailelerine “adalet sizin için ne demek?” diye sorduğumuzda, çoğu çok net bir yanıt veriyor: “Adalet, sorumluların hesap vermesidir.”

Bu onlar için bir intikam meselesi değil, benzer kayıpların bir daha yaşanmamasına dair bir beklenti. Bu beklenti, adalet tartışmalarında çoğu zaman ayrı başlıklar gibi ele alınan iki boyutu yeniden değerlendirmeyi gerektiriyor: suçluların cezalandırılması ve toplumun yaralarının iyileşmesi. Gerçekte birçok aile ve toplumsal aktör, hesap verebilirliği toplumsal dönüşüm ve barışın ayrılmaz bir başlangıç noktası olarak görüyor.

Adalet İyileştirir projesinde biz bu anlayıştan yola çıkarak şu soruları sorduk:

  • Aileleri tüm engellere rağmen hukuki mücadelelerini sürdürmeye iten nedir?
  • Adalet, aynı zamanda verilen zararları onarmak ve bu zararları üreten koşulları dönüştürmek anlamına gelebilir mi?
  • Bütüncül bir adalet yaklaşımı, daha demokratik ve barışçıl bir toplumun inşasına nasıl katkı sunabilir?

İnsan hakları ve cezasızlıkla mücadele

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından, yeni uluslararası hukuk soykırım ve insanlığa karşı suçlar gibi kavramları tanımlayarak hesap verebilirlik için küresel normlar geliştirdi. Dünyanın birçok yerinde mağdur aileleri ve hak savunucuları bu araçları kullanarak cezasızlığa karşı mücadele etti, kimi zaman mahkemelerde, hakikat komisyonlarında veya uluslararası yargı organlarında önemli kazanımlar sağlandı.

Ancak Türkiye’de bu mücadele sürekli olarak:

  • hiç başlamayan veya erken kapatılan soruşturmalar,
  • yıllarca süren davalar,
  • failleri koruyan yargı pratiği,
  • zaman aşımı nedeniyle düşen dosyalar gibi engellerle karşılaştı. 

Hafıza Merkezi’nin Dargeçit belgeselinde anlatılan hikâye, 1990’ların bilinen faillerinin nasıl hukuki manevralar ve siyasi koruma ağları sayesinde adaletten kaçabildiğini açıkça ortaya koyuyor. Aynı tür engeller, yine Kürt illerinde, bu sefer 2000’li yılların çatışmasızlık ortamında öldürülen çocuklar ve gençler için adalet arayan ailelerin önünde de durdu.

1980’lerden bu yana çoğu Kürt illerinde belirli bir süreklilik içinde işlenen bu suçlar, avukatların ve toplulukların tüm çabalarına rağmen cezasız kaldı. Bu cezasızlık, yalnızca ailelerin acılarını derinleştirmiyor, Türkiye’de kalıcı bir barışın önündeki en büyük engellerden biri olarak duruyor.

Cezalandırıcı adalet ve ötesi

Görüştüğümüz ailelerin çoğu için adalet, cezayla başlıyor – çocuklarının ölümünden sorumlu olanların hesap vermesiyle. Dünyanın birçok yerinde ceza adaleti yaklaşımı, yani cezayla sağlanan adalet, cezasızlığa karşı mücadelenin temelini oluşturdu.

Fakat son birkaç on yılda cezalandırıcı adalet ve cezasızlıkla mücadeleye dayanan yaklaşımlar, dünyanın farklı yerlerindeki akademisyenler, uygulayıcılar ve aktivistler tarafından – gerek ceza adalet sisteminin tümüyle kaldırılmasını savunan (abolitionist) gerekse reformist bir perspektiften – giderek daha fazla eleştiriliyor. Eğer sistemi oluşturan yapı değişmeden kalıyorsa birkaç kişinin cezalandırılması gerçekten adalet getiriyor mu? On yıllarca süren şiddetin yaralarını mahkemeler tek başına iyileştirebilir mi?

Cezalandırıcı adaletin sınırları

Mahkemeler bireysel suça odaklıdır; oysa insan hakları ihlallerinin kökleri çok daha derinde, siyasi kararlarda, devlet yapılarında, toplumsal tutumlardadır. Bir mahkeme kararı bir gerçeği tescil edebilir ya da kâğıt üzerinde bir kapanış sağlayabilir, ancak şiddetin temel nedenlerini çoğu zaman değiştirmez.

Failler cezalandırılsa bile aileler ağır duygusal, sosyal ve ekonomik yükler taşımaya devam eder. Pek çok aile psikolojik desteğe, maddi tazmine ve şiddetin tekrarlanmayacağına dair güvenceye ihtiyaç duyar. Hukuki kazanımlar bunların hiçbirini tek başına sağlayamaz.

Dönüştürücü bir adalet

“Yalnızca cezaya dayalı adalet” yaklaşımını eleştirenler, gerçek adaletin mahkeme salonuyla sınırlanamayacağını vurguluyor. Adalet, mağdurlar kadar toplumun tüm üyeleri için de güveni, onuru ve eşitliği yeniden kurmayı gerektirir.

Dikkat çekici olan şu ki, görüştüğümüz birçok aile bu düşünceye zaten sahip. Evet, hesap verebilirlik ilk talepleri; ancak adaleti aynı zamanda ülkeyi dönüştürecek ve gelecekteki suçları önleyecek bir süreç olarak görüyorlar. 

Kısıtlı bir ortamda hukuk alanı

Türkiye’de 2010’lardan bu yana artan siyasi baskı ve daralan sivil alan koşullarına rağmen mahkemeler, insanların hâlâ hakikat ve adalet talep edebildiği az sayıdaki kamusal alanlardan biri.

Dargeçit ve JİTEM davalarında olduğu gibi, cezayla sonuçlanmasa bile yargılamaların kendisi aileler için büyük anlam taşıyor. Zira mahkeme salonunda bulunmak, failleri isim isim dile getirmek ve adalet talebini kamusal bir zeminde dile getirmek, onlar için hem ahlaki bir duruş hem de siyasi bir hak iddiası niteliği taşıyor.

Yine de pek çok dosya bu noktaya bile gelemeden kapanıyor. Geciken soruşturmalar, siyasi müdahaleler ve hukuki boşluklar hesap verebilirliği sistematik biçimde engelliyor. Buna rağmen aileler mücadeleden vazgeçmiyor – hem kaybettikleri yakınlarına karşı ahlaki sorumluluk duydukları için, hek de daha adil ve barışçıl bir geleceğin mümkün olduğuna inanmak istedikleri için.

İyileşme ve dönüşüm: Adaleti ve barışı hayal etmek

Onarıcı adalet, adaleti yalnızca ceza olarak değilonarım olarak ele alır; zararın, ilişkilerin ve toplumsal güvenin onarımı. Şu soruları sorar:

  • Mağdurlar ve topluluklar iyileşmek için neye ihtiyaç duyar?
  • Böyle bir şiddetin bir daha yaşanmaması için ne değişmelidir?

 

Bu yaklaşım ilk olarak Güney Afrika Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu ile belirginleşti; ardından Ruanda ve Kolombiya gibi barış süreçlerinde de etkili oldu. Bu örneklerde hakikatin ortaya çıkarılması, tanınma ve toplumsal onarım, klasik cezalandırmanın tamamlayıcısı, kimi zaman da alternatifi olarak öne çıktı.

Türkiye için neden önemli?

Türkiye’de “onarıcı adalet” kavramı hâlâ yerleşmiş değil. Uzun yıllar boyunca insan hakları mücadelesinin merkezinde, zorla kaybetmelerin, işkencelerin ve öldürmelerin faillerini ortaya çıkarmak, yani hukuki hesap verebilirlik yer aldı. Ancak hakikat ve adalet arayışını farklı toplumsal ve siyasi boyutlarıyla beraber düşünmek, bireysel ve kolektif acıları bir dönüşüm ufkuyla ele almak hakim olan cezasızlığa karşı direnme gücümüzü artırır, mücadelemizi genişletir. 

2022-2025 arasında yürüttüğümüz saha araştırmamız, onarıcı adalet kavramını kullanarak veya kullanmadan birçok aile, aktivist ve topluluğun bu bakış açısını paylaştığını gösteriyor. Birçok kişi adaleti, geçmişi, bugünü ve geleceği birbirine bağlayan; geçmiş adaletsizliklerle yüzleşen, hayatta kalanları destekleyen ve gelecek kuşaklar için daha adil koşullar kurmayı amaçlayan uzun bir süreç olarak görüyor.

Onaran bir adalet

Onarıcı yaklaşım, şiddetin yarattığı çok katmanlı zararları tanır: duygusal travma, ekonomik kayıp, sessizleştirilen topluluklar. İyileşme, mağdurlar konuşabildiğinde, duyulduğunda ve hikâyeleri mahkemede, sanatta, eğitimde ve kamusal hafızada tanındığında başlar. Öğretmenler, terapistler, sanatçılar ve yerel girişimler; sivil toplum kuruluşları, avukatlar ve aktivistlerle birlikte, toplumsal bağları yeniden kuran sürecin parçası olur.

Sınırlar ve gerilimler

Ancak onarıcı adalet, beraberinde zor soruları da getirir.

Uzlaşma, zarar verenleri de kapsayabilir mi?

Devlet resmî olarak sorumluluğu reddederken failleri topluma yeniden kazandırma veya faillerle diyalog çabaları etik ve siyasi açılardan kabul edilebilir mi?

Görüştüğümüz ailelerin çoğu, hakikat ve hesap verebilirlik olmadan af veya bağışlama fikrine karşı çıkıyor. Onlar için barış, unutarak kurulamaz. Gerçek bir onarım, siyasi bir değişimi – Kürt yurttaşların haklarının tanınmasını ve geçmişle dürüst bir yüzleşmeyi gerektirir.

Pek çok kişi bu nedenle “dönüştürücü adalet” kavramını daha yerinde buluyor; çünkü amaç geçmişteki adaletsiz düzene geri dönmek değil, daha eşit ve demokratik bir düzen inşa etmek.

Kırılgan bir umut

2024 itibarıyla devlet ile Kürt hareketi arasındaki yeni temaslar, barış için kırılgan bir umut doğurdu. Ancak bu süreç henüz onarıcı adalet ilkelerinden uzak: yukarıdan aşağı yürütülüyor, mağdurların sesine kapalı ve hesap verebilirlikten kaçınıyor.

Yine de görüştüğümüz aileler bize hayati bir şeyi hatırlatıyor:

Adalet olmadıkça, barış da olmaz.

Onların hikâyeleri, geçmişle yüzleşmenin ve mağdurların yaşadığı acının tanınmasının barışın önündeki engel değil, tam tersine, barışın kurulabileceği en sağlam zemin olduğunu gösteriyor.