Kürt İllerinde Çocuk ve Genç Ölümleri için Adalet
Türkiye’de Kürt nüfusun yoğun yaşadığı illerde çocukluk, militarizasyonun gölgesinde yaşanıyor. Sokaklardaki zırhlı araç mevcudiyetinden patlamamış mühimmatlara uzanan riskler, gündelik hayatı kuşatan güvenlikçi düzenin içinde sıradanlaşıyor.
Bu güvensizlik ortamında, 2000–2015 yılları arasında çok sayıda çocuk ve gencin yaşam hakkı ihlal edildi. İncelediğimiz vakalar, bu ihlallerin çoğu zaman gündelik hayatın olağan akışı içinde gerçekleştiğini gösteriyor: ev baskınlarında, okul yolunda, balkonda annesinin kucağında, hayvan otlatırken ya da bir cenaze törenine katılırken.
Bağlam
Araştırmalarımız, Kürt çocuklara ve gençlere yönelik ihlallerin münferit olaylar değil; 1990’lı yıllarda şekillenen ve 2000’li yıllarda dönüşerek devam eden bir güvenlik paradigmasının sonucu olduğunu ortaya koyuyor. 2000–2015 yılları arası, OHAL 2002’de kaldırılmış olsa da, güvenlik eksenli uygulamaların sürekliliğini koruduğu “ne savaş ne de barış” aralığı olarak nitelenebilir. Bu dönemde açık çatışmalar azalmış görünse de çatışmaları besleyen yapısal dinamikler yerinde kaldı, devlet bölgeyi kalıcı bir güvenlik sorunu olarak kodlamayı sürdürdü.
Bu çerçevede çocuk ve gençlerin yaşam haklarına yönelik tehdit, gündelik hayatı kuşatan güvenlikçi düzenin içinde görünmezleşti ve sıradanlaştı.
İhlaller nasıl gerçekleşti?
Çocuk ve genç ölümleri, farklı mekân ve koşullarda ortaya çıksa da benzer örüntüler taşıyor. Hayatını kaybedenlerin yakınları ile yaptığımız görüşmeler ve hukuki veriler, bu ölümlerin ani ya da öngörülemez kazalar olmadığını; aksine, güvenlik politikalarının gündelik yaşamla iç içe geçtiği anlarda meydana geldiğini ortaya koyuyor. Çocuklar ve gençler için güvenli olması beklenen ev, sokak, tarla, okul yolu ve kamusal eylemlerin ölümcül risk mekânları hâline geldiği anlaşılıyor.
Bu dönemde çocuk ve genç ölümlerinin başlıca sebeplerini şu şekilde tespit ettik:
- Güvenlik operasyonları sırasında gerçekleşen ölümler: Kolluk ve askerî güçler tarafından yürütülen operasyonlar sırasında meydana gelen bu vakalarda, çocuklar ve gençler doğrudan hedef alınarak ya da operasyonların planlanma ve yürütülme biçimi nedeniyle yaşamlarını yitirdi. Ev baskınları, sokak aramaları ve askerî operasyonlar sırasında ölümcül gücün sivillerin korunması gözetilmeden kullanıldığı bu vakalar, operasyonların insan hayatını koruyacak şekilde planlanmadığını ortaya koyuyor.
- “Dur” ihtarına uyulmadığı iddiasıyla gerçekleşen ölümler: Bu kategoride yer alan vakalarda, çocuk ve gençler kontrol noktalarında, sokakta yürürken ya da gündelik hareketlilikleri sırasında, “dur” ihtarına uymadıkları iddiasıyla kolluk kuvvetlerinin açtığı ateş sonucu yaşamlarını yitirdi. Hukuki inceleme, bu vakaların büyük bölümünde ölümcül gücün mutlak zorunluluk ve son çare ilkeleri gözetilmeden kullanıldığını ortaya koyuyor.
- Toplantı ve gösterilere yönelik müdahalelerde meydana gelen ölümler: Özellikle kitlesel protesto ve eylemler sırasında kullanılan ateşli silahlar, gaz fişekleri ve diğer müdahale araçları sonucunda çocuk ve gençlerin yaşamını yitirdiği vakalar bu başlık altında değerlendiriliyor. Cenazeler, bayram kutlamaları, yürüyüşler ve protestolar sırasında gerçekleşen bu ölümler, kamusal alanda bulunmanın çocuklar ve gençler için hayati bir risk hâline gelmiş olduğunu gösteriyor.
- Mayınlar ve patlamamış askerî mühimmat nedeniyle gerçekleşen ölümler: Büyük ölçüde 1990’lı yıllarda döşenen mayınlar ve sahada bırakılan mühimmat, aradan geçen zamana rağmen okul yollarında, hayvan otlatılan arazilerde ya da gündelik kullanım alanlarında çocuklar ve gençler için ölümcül riskler oluşturmaya devam etti. Bu vakalar, devletin yaşamı koruma ve riskleri önleme yükümlülüğünün sistematik biçimde ihlal edildiğine işaret ediyor.
- Zırhlı araçların neden olduğu ölümler: Kent merkezlerinde yaygınlaşan zırhlı araç kullanımı, protesto anlarında ya da gündelik hareketlilik sırasında meydana gelen çarpma ve ezilme vakalarıyla çocuk ve genç ölümlerinin dikkat çeken bir kategorisini oluşturdu.
Hayatını kaybeden çocuk ve gençler kimdi?
Bu çocuk ve gençler, Kürt meselesi bağlamında yaşam hakkı ihlallerinin yoğunlaştığı; Adıyaman’dan Hakkari’ye, Diyarbakır’dan Şırnak’a uzanan kent ve ilçelerde yaşıyordu. Çoğu emekçi ailelerin çocuklarıydı. Kimi ilkokul ya da lise öğrencisiydi, kimi üniversiteye hazırlanıyor ya da üniversitede okuyordu. Bazıları ailesine destek olmak için çalışıyor, bazıları kardeşlerinin bakımını üstleniyordu. Hayvan otlatıyor, okul yolunda yürüyor, sokakta oyun oynuyor, düğünlerde halay çekiyor, şiir okuyor, hayaller kuruyor; sıradan yaşamlar sürüyorlardı.
Bu bilgileri, yürüttüğümüz saha araştırmaları kapsamında yaşam hakkı ihlal edilen 40 çocuk ve gencin aileleriyle gerçekleştirdiğimiz derinlemesine, yarı yapılandırılmış görüşmeler aracılığıyla derledik. Görüşmelerde aileler bizimle yalnızca ihlallerin nasıl gerçekleştiğini değil, kaybettikleri çocukların kim olduklarını ve yaşamlarına dair birinci elden tanıklıklarını paylaştı.
Sorumlular kim ve sorumluluk nedir?
Çocuk ve gençlerin yaşam haklarının ihlal edildiği vakalarda kolluk kuvvetleri doğrudan sorumluluk taşıyan aktörler olarak öne çıkıyor. Hukuki araştırmamız, bu ihlallerin büyük bölümünün güvenlik operasyonları ve kolluk müdahaleleri sırasında ölümcül gücün mutlak zorunluluk, orantılılık ve son çare ilkeleri gözetilmeden kullanılması sonucu meydana geldiğini ortaya koyuyor. “Dur” ihtarına uyulmadığı iddiasıyla ateş açılması, toplumsal olaylara müdahalelerde ölümcül araçların kullanılması, mayın ve patlamamış askerî mühimmatın temizlenmemesi ya da sivil alanlarda zırhlı araçların denetimsiz biçimde kullanılması, asker ve kolluk sorumluluğunda gerçekleşen ihlallerin başlıca örüntülerini oluşturuyor.
Ancak hukuki araştırmamızın da vurguladığı üzere, sorumluluk yalnızca fiili gerçekleştiren kamu görevlileriyle sınırlı değil. Devlet, yaşam hakkı bağlamında yalnızca ihlal etmeme değil, yaşamı koruma, riskleri önleme ve ihlal iddialarını etkili biçimde soruşturma yönünde pozitif yükümlülükler altında. İncelenen vakalarda bu yükümlülüklerin sistematik biçimde yerine getirilmediği görülüyor. Özellikle, kolluk ve askerî personel hakkında soruşturma açılmasının idari izin mekanizmalarına bağlanması, soruşturmaların geciktirilmesi, delillerin toplanmaması ya da etkisiz biçimde değerlendirilmesi ve davaların uzun yıllar sürmesi, etkili soruşturma ilkesinin ihlal edildiğini gösteriyor.
Nasıl bir adalet?
Çocuk ve genç ölümleri, geride kalanlar için geri dönülmez kayıplar anlamına geliyor ve derin yaralar bırakıyor. Bu ihlaller aynı zamanda, Kürt çocuk ve gençlerin yaşamlarının ne ölçüde korunabildiğine dair toplumsal bir eşitsizliğe, adaletin kimler için, hangi koşullarda işlediğine dair zedelenen ortak güvene işaret ediyor. Cezasız kalan her ölüm, benzer ihlallerin tekrar edebileceği yönündeki kanaati güçlendirirken, adalet talebini de bireysel bir hak arayışının ötesinde toplumsal bir mücadele hâline getiriyor.
Çocuk ve genç ölümleri gibi yaygın ve sistematik hak ihlalleri söz konusu olduğunda adalet, yalnızca faillerin cezalandırılmasına indirgenemez. Hesap verebilirliğin sağlanması, yani sorumluların yargı önüne çıkarılması, elbette adalet arayışının vazgeçilmez bir parçası. Ancak ceza yargılamaları işletildiğinde dahi, hukuki süreçlerin odağı bireysel suç ve sorumlulukla sınırlı kalıyor; yaşanan zararların toplumsal, duygusal ve tarihsel boyutları bütünlüklü biçimde ele alınamıyor.
Araştırmalarımız ve saha çalışmalarımız gösteriyor ki birçok aile için adalet, benzer kayıpların bir daha yaşanmayacağına dair bir güvence anlamı taşıyor. Bu beklenti, adaleti hem hesap verebilirlik hem de toplumsal iyileşme ve dönüşüm süreci olarak birlikte düşünmeyi gerektiriyor.
Adalet, bu bağlamda, hakikatin görünür kılınmasını; mağdurların ve yakınlarının yaşadıklarının tanınmasını; kayıpların kamusal hafızada yer edinmesini ve bu ihlalleri mümkün kılan koşulların sorgulanmasını içermeli. Yaşam hakkı ihlallerinin nedenlerini, örüntülerini ve sonuçlarını konuşmadan, bu ihlallerle yüzleşmeden ve onları üreten yapıları dönüştürmeden kalıcı bir barış ve toplumsal onarım mümkün değil.
Ne talep ediyoruz?
Bu nedenle, çocuk ve genç ölümlerine ilişkin adalet talebimiz çok boyutlu.
- Yaşam hakkı ihlallerine dair hakikat ortaya çıkarılmalı,
- Etkili ve bağımsız soruşturmalarla cezasızlık pratikleri son bulmalı,
- Mağdurların ve yakınlarının ihtiyaç ve talepleri tanınmalı ve gözetilmeli,
- Bu kayıplar toplumsal hafızada yer edinmeli ve hatırlanmalı.
Hafıza Merkezi, çocuk ve genç ölümlerini geçmişte kalmış olaylar olarak değil, bugünü ve geleceği şekillendiren yapısal bir sorun olarak ele alıyor. Adaletin yalnızca mahkeme salonlarında değil, toplumun ortak vicdanında ve hafızasında da kurulması gerektiğine inanıyoruz.
Bu nedenle Adalet İyileştirir mesajımızı, adalet talebini yalnızca devlete yöneltilen hukuki bir beklenti olarak değil, tanımayı ve dönüşümü mümkün kılacak toplumsal bir sorumluluk olarak düşünmeye davet ediyoruz.