Yönetici Özeti: Güvenlik Gölgesinde Hukuk

Güvenlik Gölgesinde Adalet başlıklı raporumuzun yönetici özetini aşağıda paylaşıyoruz. Raporun tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

Yönetici Özeti: Güvenlik Bölgesinde Hukuk: Kürt İllerinde Çocuk ve Gençlere Yönelik Yaşam Hakkı İhlalleri (2000-2015)”

Bu rapor, Hafıza Merkezi’nin üç yıla yayılan Adalet İyileştirir başlıklı araştırma projesi kapsamında yürütülen saha görüşmeleri ile hukuki belge incelemelerine dayanmaktadır. Rapor, 2000–2015 yılları arasında Kürt illerinde güvenlik güçlerinin ölümcül güç kullanımı ile devletin koruma yükümlülüğünü yerine getirmemesi sonucu çocuklar ve gençlere yönelik yaşam hakkı ihlallerini hukuk perspektifinden inceliyor. Bu raporda, 1990’lı yılların ağır insan hakları ihlallerine ilişkin yerleşik cezasızlık pratiğinin 2000’li yıllarda nasıl sürdüğünü, yaşam hakkı ihlallerinin dönüşen biçimlerini ve yargının bu ihlaller karşısındaki tutumunun adalet beklentilerini nasıl şekillendirdiğini ortaya koymayı amaçladık.

I. Yöntem 

Yöntem olarak araştırma, İnsan Hakları Derneği (İHD) ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın (TİHV)  yıllık insan hakları raporlarına dayalı bir veri seti oluşturulması, bu verilerin hukuki kaynaklar ve saha çalışmasından elde edilen bilgilerle doğrulanması aşamalarına dayanmaktadır. Analiz sürecinde erişilebilen hukuki belgeler temel alınarak yaşam ihlalleri ve yargının tutumu, ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ve Anayasa Mahkemesi (AYM) içtihadı karşılaştırmalı olarak değerlendirildi. Çalışma, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 2. maddesi çerçevesinde devletin yaşam hakkına ilişkin negatif yükümlülüğünü (öldürmeme) ve pozitif yükümlülüklerini (koruma, etkili soruşturma yürütme, hesap verebilirliği sağlama) merkeze alıyor. 

II. Yaklaşım

Bu rapor, adalet meselesini bütünlüklü bir perspektifle yeniden düşünmeyi önermektedir. Cezalandırıcı adalet sisteminin, geniş toplumsal kesimlerin ağır ihlallere maruz kaldığı durumlarda adalet ihtiyacını karşılamadığı; yapısal sorunların hakikatin ortaya çıkarılmasını ve faillerin cezalandırılmasını engellediği; bu nedenle cezasızlık sorununun yapısal dönüşüm olmaksızın giderilemeyeceğini ortaya koymaktadır. Rapor bir bütün olarak yalnızca cezalandırmaya odaklanmak yerine, insan hakları ihlallerinin yapısal sebepleri, örüntüleri ve sonuçlarını da anlamayı, mağdurların ihtiyaçlarını gözeten onarıcı bir adalet yaklaşımının nasıl olabileceğini tartışmayı amaçlıyor. Devletin sorumluluğunun sadece yargısal yollarla giderim sağlanmasına sıkıştırılmayacağını, hakikatin ortaya çıkarılması ve sorumluların cezalandırılması yanında mümkün olduğunda durumun hak ihlal edilmeden önceki hale iadesi, maddi ve manevi zararın tazmini, fiziksel ve psikolojik rehabilitasyon desteği sağlanması ve benzer ihlallerin tekrarının önlenmesine dair sorumlulukları da olduğunu hatırlatıyor. 

III. Politik ve Hukuki Arka Plan

Araştırma, 2000–2015 dönemini Kürt meselesi bağlamında; güvenlikleştirme politikalarının yeniden tanımlandığı, olağanüstü halin (OHAL) kaldırıldığı, Avrupa Birliği (AB) uyum süreciyle reform beklentilerinin yükseldiği ve barış girişimlerinin (İmralı, Oslo, Çözüm süreci) eşlik ettiği geniş bir siyasal ve hukuki arka plan içinde analiz etmektedir. Rapor, bir yandan OHAL’in kaldırıldığı, AB uyum süreci kapsamında çeşitli reformların yapıldığı ve barış girişimlerinin sürdüğü bu dönemde; diğer yandan devlet içi hegemonya mücadeleleri sonucunda güvenlik mimarisinin nasıl yeniden yapılandığını ve ağırlığının nasıl arttığını ortaya koymaktadır. Askerin belirleyici konumunun geriletilmesiyle birlikte polis teşkilatının yeni güvenlik mimarisindeki etkisinin arttığını; TCK, TMK ve PVSK gibi yasal düzenlemelerle güvenlik güçlerine tanınan geniş yetkilerin ölümcül güç kullanımını nasıl arttırdığınıgenişlettiğini; geniş toplumsal kesimlerin nasıl olağan suç şüphelisi olarak konumlandırıldığını ve “terörle mücadele” söyleminin Kürt illerinde yaşam hakkı ihlallerini meşrulaştıran bir çerçeveye dönüştüğünü göstermektedir. Sonuç olarak bu dönemin belirleyici özellikleri, birbirini besleyen ve karşılıklı olarak üreten güvenlikleştirme politikaları, yaşam hakkı ihlalleri ve cezasızlık pratikleri olmuştur.

IV. Yaşam Hakkının Hukuki Çerçevesi

Yaşam hakkı, ulusal hukukta ve AİHS’te en temel hak olarak tanımlanırlar arasında bulunur. Devlet yalnızca keyfi öldürmeyi önlemekle değil, yaşamı tehdit eden riskleri önceden tespit etmek, ölümle sonuçlanan her olayda bağımsız, tarafsız ve etkili soruşturmalar yürütmekle de yükümlüdür.

Türkiye’de yürürlükteki mevzuat — özellikle 2559 sayılı Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu (PVSK), 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu, 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu ve 4483 sayılı Memurlar ve Di̇ğer Kamu Görevli̇leri̇ni̇n Yargılanması Hakkında Kanun — bu yükümlülükleri yerine getirmek yerine çoğu durumda ihlalleri meşrulaştırıyor.

V. Bulgular: Beş Temel İhlal Biçimi

Çalışmanın başında yürüttüğümüz araştırma ve Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi önünde izleme süreci devam eden dava gruplarından hareketle yaptığımız hukuki analiz, yaşam hakkı ihlallerinin iki görünüm biçiminde ortaya çıktığını gösteriyor. 

İlk görünüm, güvenlik güçlerinin ölümcül güç kullanımına ilişkin ihlalleri kapsıyor. Bu başlık altında operasyonlarda ölümcül güç kullanımı, “dur” ihtarına uyulmadığı iddiasıyla ölümcül güç kullanımı ve toplantı ile gösteriler sırasında ölümcül güç kullanımı birlikte ele alındı.

İkinci görünüm ise devletin yaşam hakkı kapsamındaki pozitif yükümlülüklerini yerine getirmemesi sonucu ortaya çıkan ihlalleri içeriyor. Bu çerçevede mayın veya patlamamış mühimmatın gerekli güvenlik tedbirleri alınmaksızın bırakılması nedeniyle meydana gelen ölümler ile zırhlı araçların neden olduğu yaşam hakkı ihlalleri ayrı bir inceleme başlığı altında değerlendirildi.

Bu iki görünüm altında rapor, yaşam hakkı ihlallerini hem doğrudan ölümcül güç kullanımı hem de koruma yükümlülüğünün ihlali ekseninde olmak üzere toplam beş alt kategori altında inceledi. Çalışmanın bulguları, yaşam hakkı ihlallerinin münferit olaylardan ziyade güvenlik politikalarının doğrudan sonucu olduğunu göstermektedir.

Ölümcül Güç Kullanımı Sonucunda Gerçekleşen Yaşam Hakkı İhlalleri 

Güvenlik güçlerinin doğrudan zor ve silah kullanımı sonucu gerçekleşen ölümler bu başlık altında ele alındı. Bu çerçevede, operasyon süreçlerinde, toplantı ve gösterilere yönelik müdahalelerde ya da “dur” ihtarına uyulmadığı iddiasıyla güvenlik güçlerinin silah kullanması sonucunda yaşanan ihlaller, AİHM içtihadında belirlenen mutlak zorunluluk, orantılılık ile etkili soruşturma yürütme ilkeleri ışığında değerlendirildi.

1. Operasyonlarda Ölümcül Güç Kullanımı

Bu bölümde, kolluk güçlerinin yürüttüğü operasyonlar sonucu gerçekleşen ölümlere ilişkin dosyalar incelendi. Her bir dosya örneği yalnızca güç kullanımının kendisini değil, aynı zamanda operasyonların planlanması, yürütülmesi ve sonrasında işletilen adli ve idari süreçlerdeki yapısal sorunları görünür kılması bakımından kamuoyuna kayda değer bilgi sunmaktadır. 

Cezasızlığın Somut Bir Örneği Olarak Roboski Katliamı

28 Aralık 2011’de Türk Silahlı Kuvvetlerine ait F-16 savaş uçakları Şırnak’ın Uludere ilçesine bağlı Gülyazı (Bejuh) ve Ortasu (Roboski) köylerinden Irak sınırına doğru hareket eden sivil bir grubu bombaladı. Aralarında çocukların da bulunduğu 34 kişi hayatını kaybetti, 4 kişi yaralandı. Hayatını kaybedenlerin 17’si 18 yaş altındaydı ve 3’ü yalnızca 13 yaşındaydı. Kamuoyunda “Roboski Katliamı” olarak anılan bu olay, Türkiye’de bir güvenlik operasyonu sırasında meydana gelen en yüksek sivil can kayıplarından biri olarak kayıtlara geçti.

Sivil olduğu açıkça görünür olan bir grubun savaş uçaklarıyla bombalanması, yaralılara zamanında müdahale edilmemesi ve cenazelerin yakınları tarafından taşınmak zorunda kalınması operasyonun orantılılık, gereklilik ve planlama açısından ciddi biçimde sorgulanmasına yol açtı. Soruşturma uzun süre sonuçlandırılmadı ve askeri yargı içinde kapatıldı. Ardından yapılan AYM ve AİHM başvuruları usuli gerekçelerle incelenmeden reddedildi. Bu durum, devletin sorumluluğunun tespiti açısından önemli bir boşluk yarattı, operasyonun planlama, icra ve denetim aşamalarına ilişkin temel sorular yanıtsız kaldı.

Eve Düzenlenen Operasyonlarda Hayatını Kaybeden Çocuklar

17 Ekim 2001’de Diyarbakır’ın Silvan ilçesinde yaklaşık 40 kolluk görevlisinin düzenlediği bir operasyonda 17 yaşındaki Selma Kılıç hayatını kaybetti. Olay sonrası yürütülen soruşturmada şüpheliler hakkında soruşturma izni verilmedi ve dosya takipsizlikle kapatıldı. Operasyonun planlanması, koordinasyonu ve ölümcül gücün “mutlak gerekli” olup olmadığı değerlendirilmedi; süreç biçimsel bir soruşturma ile sınırlı kaldı. İç hukuk yollarının tüketilmesinin ardından yapılan AİHM başvurusu ise usuli gerekçelerle kabul edilemez bulundu.

21 Kasım 2004’te Mardin’in Kızıltepe ilçesinde polis tarafından Kaymaz ailesinin evine düzenlenen operasyonda 31 yaşındaki Ahmet Kaymaz ve 12 yaşındaki oğlu Uğur Kaymaz evlerinin önünde vurularak öldürüldü. Davada deliller etkili biçimde incelenmedi, hiçbir sanık tutuklanmadı ve dava güvenlik gerekçesiyle Mardin’den Eskişehir’e taşındı. Yargılama sonunda sanıklar “meşru savunma” gerekçesiyle beraat etti ve karar Yargıtay tarafından onandı. AİHM ise operasyonun planlanması ve yürütülmesinde ciddi eksiklikler bulunduğunu ve soruşturmanın etkili yürütülmediğini belirterek yaşam hakkının ihlal edildiğine hükmetti. Bu dava, Türkiye’de yaşam hakkı ihlallerinde cezasızlığın yerleşik bir uygulama haline geldiğini gösteren önemli örneklerden biri olarak kabul edilmektedir

13 Temmuz 2007’de Diyarbakır’da ruhsal rahatsızlığı olduğu belirtilen 45 yaşındaki İskender Özpolat’ın evinden ateş açtığı ihbarı üzerine polis operasyon düzenledi. Operasyon sırasında İskender Özpolat güvenlik güçlerinin açtığı ateş sonucu, 17 yaşındaki oğlu Mehmet Özpolat ise kolluk görevlilerinin darp etmesi sonucu geçirdiği beyin kanaması nedeniyle hayatını kaybetti. Olayla ilgili soruşturmada kolluk görevlileri hakkında soruşturma izni verilmedi ve dosya takipsizlikle kapatıldı. Böylece olay hiçbir zaman ceza yargılamasına dönüşmedi. AİHM, Mehmet Özpolat’ın ölümünde kullanılan gücün mutlak gerekli olmadığını ve gecikmiş tıbbi müdahalenin ciddi bir ihmal oluşturduğunu belirterek yaşam hakkının ihlal edildiğine karar verdi. Buna karşılık Mahkeme, İskender Özpolat’ın ölümü bakımından kullanılan gücün olayın koşulları altında mutlak zorunluluk sınırını aşmadığı sonucuna vardı.

AİHM İçtihadının Ortak Çerçevesi

AİHM içtihadına göre ölümcül güç kullanımı yalnızca “mutlak zorunluluk” halinde meşru kabul edilir. McCann/Birleşik Krallık kararında belirtildiği üzere bu güç ancak son çare olarak ve hayat kurtarmak amacıyla kullanılabilir. Ergi/Türkiye kararında Mahkeme, güvenlik operasyonlarının risk analizi yapılmadan yürütülmemesi ve sivillerin korunmasına yönelik önlemler alınması gerektiğini vurgulamıştır. Kaya/Türkiye, Güleç/Türkiye ve Yaşa/Türkiye kararlarında ise etkili ve bağımsız soruşturma yürütülmesi yaşam hakkının temel güvencelerinden biri olarak kabul edilmiştir.  

Türkiye’de incelenen dosyalar, bu ilkelerin çoğu zaman gözetilmediğini göstermektedir. Operasyonlar çoğu zaman risk analizi yapılmadan yürütülmekte, ölümcül olmayan müdahale seçenekleri değerlendirilmemekte ve dosyalar “çatışma” veya “meşru müdafaa” gerekçeleriyle kapatılmaktadır. Bu durum ölümcül güç kullanımının istisna olmaktan çıkıp operasyonların olağan unsuru haline geldiğine işaret etmektedir.

Yapısal Sorunlar

Orantısız Güç Kullanımı

İncelenen vakalar, güvenlik güçlerinin ölümcül güç kullanımının çoğu zaman orantılılık ilkesini aşan biçimde uygulandığını göstermektedir. Selma Kılıç dosyasında 17 yaşındaki bir çocuk kolluk operasyonu sırasında hayatını kaybederken, Uğur ve Ahmet Kaymaz dosyasında biri 12 yaşında olmak üzere iki kişi çok sayıda mermiyle öldürülmüştür. Roboski’de sivillere yönelik hava bombardımanı sonucu 34 kişi hayatını kaybetmiş, Mehmet Özpolat ise kolluk müdahalesi sırasında maruz kaldığı darp sonucu yaşamını yitirmiştir.

Operasyonların Hazırlık ve Denetim Eksiklikleri

Dosyalar, güvenlik operasyonlarının planlanması ve risk değerlendirmesine ilişkin ciddi eksiklikler bulunduğunu göstermektedir. Selma Kılıç olayında operasyonun planlama ve komuta zinciri belirsiz kalmış; Kaymaz dosyasında çocukların bulunduğu bir ortamda operasyonun nasıl tasarlandığı açıklığa kavuşturulmamıştır. Roboski’de hedef doğrulama ve istihbarat değerlendirmesine ilişkin süreçler net biçimde ortaya konulamamış, Mehmet Özpolat olayında ise müdahale sırasında ölüm riskinin nasıl yönetildiği açıklığa kavuşmamıştır.

Çatışma Bölgesi, Çatışma İddiası ve Terör Bölgesi Söylemi

Bazı vakalarda olaylar, resmi açıklamalarda “çatışma bölgesi” veya “terörle mücadele operasyonu” söylemi içinde çerçevelenmiştir. Selma Kılıç operasyonu “örgüt mensuplarına yönelik” olarak açıklanmış, Kaymaz olayında öldürülen kişilerin PKK üyesi olduğu iddia edilmiştir. Roboski’de ise “çatışma bölgesi” söylemi, operasyonun hukuki denetimine ilişkin soruları gölgeleyen bir çerçeve oluşturmuştur.

Beraat, Takipsizlik, Soruşturma İzni Verilmemesi

İncelenen dosyalar, yaşam hakkı ihlallerine ilişkin soruşturma ve yargılama süreçlerinin çoğu zaman takipsizlik, beraat veya soruşturma izni verilmemesi kararlarıyla sonuçlandığını göstermektedir. Roboski soruşturması “kaçınılmaz hata” gerekçesiyle kapatılmış, Kaymaz davasında sanıklar meşru savunma gerekçesiyle beraat etmiştir. Selma Kılıç ve Mehmet Özpolat dosyalarında ise kolluk görevlileri hakkında soruşturma izni verilmemesi nedeniyle ceza yargılaması yürütülmemiştir.

2. “Dur İhtarına Uymadığı” Gerekçesiyle Ölümcül Güç Kullanımı

Türkiye’de “dur ihtarına uymadığı” gerekçesiyle gerçekleşen ölümler, yalnızca bireysel hatalardan değil, yasal düzenlemelerin yarattığı geniş takdir alanından ve yargının bu alanı denetlemek yerine güçlendiren içtihadından kaynaklanıyor.

Kolluk güçlerinin silah kullanma yetkisini düzenleyen yasal mevzuat, yaşam hakkı bakımından ciddi boşluklar ve çelişkiler içeriyor. Başlıca dayanaklar olan Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu (PVSK), Jandarma Teşkilat Kanunu, Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu ve 1918 sayılı Kaçakçılığın Men ve Takibine Dair Kanun, ölümcül güç kullanımına dair somut sınırlar çizmeyip; “kaçışı önlemek”, “yakalanmasını sağlamak” veya “dur ihtarına uymamak” gibi geniş, yoruma açık gerekçelerle bu yetkiyi fiilen sınırsız hale getiriyor.

Bu düzenlemeler, özellikle PVSK m.16’daki “gerektiğinde silah kullanma” ifadesiyle, ölümcül güç kullanımını kolluğun öznel değerlendirmesine bırakıyor. AYM, bu hükmü Anayasa’ya uygun bularak uluslararası standartlardan uzaklaşır; buna karşılık AİHM, özellikle Ülüfer/Türkiye kararında, bu tür genel ifadelerin “ölümcül güce açık çek” anlamına geldiği vurgulanır.

Mutlak Zorunluluk Tartışması Yapılmaması

“Dur ihtarına uymama” gerekçesi Türkiye’de ölümcül müdahalelerin yasal meşruiyet kalkanı haline geldi. Bu nedenle yaşam hakkını koruma yükümlülüğü, yakalama yetkisinin gerisinde kalıyor.

İncelenen davalar, “dur ihtarına uyulmadığı” gerekçesinin her durumda ölümcül güç kullanımını aklayan otomatik bir refleks haline geldiğini ve  mutlak zorunluluk ilkesi bağlamında bir değerlendirme yapılmadığını gösteriyor. Bu gerekçe ise özellikle çalışmanın coğrafi kapsamı bağlamında, olayın meydana geldiği yerin ve ilgili dönemin güvenlikle ilgili riskli durumuna dayandırılıyor. 2009 yılında Van Başkale’de İran sınırına yakın  bir bölgede, askerî operasyon sırasında atılan havan topu sonucu Murat Yılmaz’ın hayatını kaybetmesine ilişkin başlatılan soruşturmanın Murat Yılmaz’ın “örgüt üyesi sanılması” nedeniye bağımsız yürütülmemesi şikayetine dair AİHM, yaşam hakkının ihlal edildiğine hükmetti. Diyarbakır Lice’de 2010 yılında bölgedeki jandarma devriyesini hırsız sanarak havaya ateş açan Çekdar Kanay ve Ferhat Taruk’un jandarmanın ağır silahlarla karşılık vererek öldürülmesine ilişkin olayda, olayın meydana geldiği yerin “bölücü terör örgütünün faaliyet gösterdiği yerlerden olduğu” gerekçesiyle takipsizlik kararı verildi. 2015 yılında Cizre’de Nihat Kazanhan’ın oyun oynarken bir polis memurunun attığı gaz fişeğiyle başından vurularak öldürülmesine ilişkin olayda, mahkeme, güvenlik riski nedeniyle haksız tahrik indirimi yaptı. 

Etkili Soruşturma Yürütülmemesi

Ölümcül güç kullanımına ilişkin soruşturmalarda kullanılan gücün meşru olup olmadığı araştırması yerine, ölen kişinin örgüt üyesi olduğunu kanıtlama çabası içine giriliyor ve bu bağlamdan hareketle yaklaşılan dosyalarda etkili soruşturmalar yürütülmüyor. Sibel Sartık, Nergiz Özer, Zuhal Esen, Zerga Esen ve Hamdullah Çınar’ın öldürülmesine ilişkin olay bunun çarpıcı bir örneği. Beş kişinin ölümünden sonra savcılık tarafından yapılan ilk işlem ölen kişilerle ilgili devletin toprak bütünlüğünü bozma suçundan soruşturma başlatılması oldu. Bülent Karataş’ın öldürülmesi olayında da benzer bir örüntü görülüyor. 

İncelenen olaylarda, soruşturmaların ilk ve kritik aşamaları, olaya yakından dahil olan birimler tarafından yürütüldü, şüpheli kamu görevlilerinin ifadeleri çok geç alındı, maddi koşullar ve deliller titizlikle incelenmedi ve nihayetinde ya daimi arama kararları ile soruşturmalar sürüncemede bırakıldı ya da eylemin ciddiyetiyle orantısız cezalar veya mahkumiyet kararlarını fiilen hükümsüzleştiren uygulamalar ortaya çıktı. 

3. Toplantı ve Gösterilerde Ölümcül Güç Kullanımı

Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı demokratik toplum düzeninin temel haklarından biridir. Ancak Türkiye’de bu hak, güvenlik politikaları ve yasal düzenlemeler aracılığıyla giderek daraltılmıştır. Raporda incelenen olaylar, 2000’li yıllarda Kürt illerinde kent merkezli protestoların arttığı bir dönemde, güvenlikleştirme politikalarının yalnızca gösterileri değil bu gösteriler aracılığıyla dile getirilen politik talepleri de bastırmanın araçlarından biri haline geldiğini göstermektedir.

Hukuki Çerçeve: 2911 sayılı Kanun ve İkincil Mevzuat

Türkiye’de toplantı hakkını düzenleyen mevzuat, toplanma özgürlüğünü korumaktan ziyade onu sınırlandıran ve ceza tehdidi altına sokan bir araç haline gelmiştir. 2911 sayılı Kanun, toplantı ve gösteriler için önceden bildirim zorunluluğu, belirli yer ve saat sınırlamaları ve idareye geniş yasaklama yetkileri tanımaktadır. Bu çerçeve, barışçıl gösterilerin dahi “kanuna aykırı” ilan edilmesine zemin hazırlamakta ve kolluk güçlerinin bu gösterilere karşı zor, hatta silah kullanmasına dayanak oluşturmaktadır. Sonuç olarak anayasal bir hak olan toplanma özgürlüğü, güvenlik söylemi içinde cezalandırılabilir bir eyleme dönüşebilmektedir. 

Göz Yaşartıcı Gaz Kullanımı

2000’li yıllarda kolluk güçlerinin protestoları dağıtmak için en sık başvurduğu araçlardan biri göz yaşartıcı gaz silahları olmuştur. Bu mühimmatlar “öldürücü olmayan” silahlar olarak tanımlansa da, kullanım biçimleri nedeniyle doğrudan yaşam hakkı ihlallerine yol açabilmektedir.

Türkiye’de 2008 yılına kadar bu mühimmatların kullanımına ilişkin açık bir düzenleme dahi bulunmamaktaydı. Bu tarihten sonra yapılan düzenlemeler ise kamu denetimine kapalı şekilde ikincil mevzuatta yer aldı. 2008 tarihli ilk “Kullanım Talimatı” ise yalnızca genel ilkeleri içerdi, uygulamayı somut biçimde sınırlamadı. 

AİHM, Ataykaya/Türkiye (2014) kararında gaz fişeğinin doğrudan kişiyi hedef alacak şekilde kullanılmasının ölümcül sonuçlar doğurabileceğini ve bu tür kullanımın yaşam hakkının ihlali anlamına geldiğini vurguladı. Bu tespitler, “öldürücü olmayan” silahların dahi uygunsuz ve kontrolsüz kullanımının devletin yaşam hakkına ilişkin yükümlülüklerini ihlal edebileceğini ortaya koymaktadır.

28 Mart 2006 Diyarbakır Olayları

28 Mart 2006’da Diyarbakır’da yaşanan olaylar, Türkiye’de toplanma hakkı ihlallerinin en görünür örneklerinden biri. PKK üyelerinin cenaze törenleri sonrası başlayan protestolara güvenlik güçleri yaygın ve orantısız biçimde müdahale etti; çoğu çocuk ve genç olmak üzere 10’dan fazla kişi hayatını kaybetti. Müdahaleden yalnızca göstericiler değil, yoldan geçen kişiler ve evlerinin balkonunda bulunan siviller de etkilendi.

Olaylara ilişkin soruşturmalar ciddi eksikliklerle yürütüldü. Dosyalarda:

  • kolluk görevlilerinin kar maskesi takarak kimliklerini gizlediği,
  • savcılıkların görevli kişileri tespit etme konusunda isteksiz davrandığı,
  • emniyet ve jandarma birimlerinin soruşturma makamlarıyla yeterli işbirliği yapmadığı,
    kritik delillerin toplanmadığı, kaybedildiği veya imha edildiği,
  • otopsi ve balistik raporlarının eksik veya çelişkili şekilde düzenlendiği tespit edildi.

AİHM, 28 Mart 2006 olaylarına ilişkin bazı kararlarında Türkiye’nin yaşam hakkını (öldürmeme) ve/veya usuli (etkili soruşturma yürütme) yönlerden ihlal ettiğine hükmetti. Mahkeme, ihlalin yalnızca olay anındaki güç kullanımından değil, aynı zamanda operasyonların planlanması, denetlenmesi ve sonrasındaki soruşturma süreçlerindeki eksikliklerden kaynaklandığını vurguladı. Buna rağmen iç hukukta etkili bir soruşturma yürütülmedi ve hiçbir kamu görevlisi sorumlu tutulmadı.

Aşırı Güç Kullanımı

İncelenen dosyalar, kitlesel gösterilere yapılan müdahalelerde ölümcül güç kullanımına yol açan bazı ortak örüntülere işaret ediyor:

  • zorunlu olmadığı halde orantısız güç kullanımına başvurulması,
  • daha hafif müdahale araçları yerine ateşli silah kullanılması,
  • ateşli silahların uyarı yapılmadan veya otomatik ayarda kullanılması,
  • kolluk görevlilerinin kitlesel gösterilere müdahale konusunda yeterli eğitim almaması ve uygun ekipmanla donatılmaması,
  • gösterilere katılmayan sivillerin, çocukların ve basın mensuplarının korunmasına yönelik önlemlerin alınmaması.

Soruşturma Makamlarının İsteksizliği ve Caydırıcılık Eksikliği

Gösteriler sırasında yaşanan yaşam hakkı ihlallerine ilişkin soruşturmalar çoğu zaman yüzeysel ve etkisiz yürütüldü. Kolluk görevlilerinin tespiti, delillerin toplanması ve korunması süreçlerinde ciddi eksiklikler mevcuttu; amirlerin sorumluluğu ise neredeyse hiç gündeme getirilmedi.

Birçok olayda güvenlik gerekçesiyle olay yerinde inceleme yapılmadı, deliller toplanmadı ve şüphelilerin ifadeleri geç alındı. Oysa AİHM’e göre gösterinin yasadışı olması dahi devletin etkili soruşturma yürütme yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz.

Delillerin kaybedilmesi veya imha edilmesi de cezasızlığı sürdüren pratikler arasında yer aldı. Örnekler arasında, Mahsum Mızrak’ın kafasından çıkartılan gaz fişeği kapsülünün adli emanette av tüfeği fişeğiyle değiştirilmesi, Enes Ata’nın bedeninden çıkartılan gaz fişeğinin adli emanette bulunmaması, Aydın Erdem’in vurulduğu gün olay yerinde toplanan bazı kovanların polis evi tuvaletine atılmış olarak bulunmasından bahsetmek mümkün. 

Sonuç olarak birçok dosyada daimi arama, kovuşturmaya yer olmadığı veya beraat kararları verilmiş; gerçek bir hesap verebilirlik sağlanmadı. İncelenen dosyalar içinde ceza verilen tek dava Mehmet Uytun davası. Ancak bu davada da sanık hakkında taksirle öldürme suçundan hüküm kurulmuş ve ceza indirimlerle düşürüldü.

4. Mayınlar ve Mühimmat Patlamalarının Neden Olduğu Yaşam Hakkı İhlalleri

1980’lerden itibaren “sınır güvenliği” ve “iç tehdit” algısı çerçevesinde yürütülen mayınlama politikası, çatışmasız dönemlerde de siviller için ölümcül bir risk oluşturmaya devam etti. Köy boşaltmaları ve zorunlu göçlerle birlikte iç bölgelere kadar yayılan mayınlar ve patlamamış mühimmat, sivil yaşam alanlarını kalıcı risk bölgelerine dönüştürdü. Mayınların temizlenmemesi veya işaretlenmemesi, devletin öngörülebilir bir riski önleme yükümlülüğünü yerine getirmediğini göstermektedir.

Türkiye, 2003 yılında taraf olduğu Ottawa Sözleşmesi ile stokta bulunan kara mayınlarını imha etme ve ekili mayınları temizleme yükümlülüğünü üstlenmiştir. Ancak mayın temizleme süreci defalarca ertelenmiş ve program 2025’e kadar defalarca uzatılmıştır. Sivil toplum raporlarına göre hâlen yaklaşık bir milyon mayın toprak altında bulunmaktadır.

AİHM, Paşa ve Erkan Erol/Türkiye kararında yeterli koruma önlemlerinin alınmamasını yaşam hakkının ihlali olarak tanımladı. Ancak Mahkeme’nin idari tazminatı etkili başvuru yolu olarak kabul etmesi, bu tür vakalarda cezai sorumluluğun çoğu zaman görünmez kalmasına yol açmaktadır. 

Bu vakalarda mayın ve mühimmatların kimin tarafından ne zaman yerleştirildiğinin tespit edilememesi ve temizleme yükümlülüğünden sorumlu kişilerin araştırılmaması, birçok olayda sorumluluğun belirsiz kalmasına ve eylemin “faili olmayan suç” haline dönüşmesine neden olmaktadır. Ceylan Önkol’un 2009 yılında Diyarbakır’ın Lice ilçesinde bir patlayıcının infilakı sonucu yaşamını yitirmesine ilişkin başvuruda AİHM, soruşturmada kimsenin suçlanmamış olmasının tek başına soruşturmanın etkisiz olduğu anlamına gelmeyeceğini değerlendirmiştir. 

İdari yargı kararlarında ise tutarlı bir yaklaşım bulunmamaktadır. PKK tarafından döşendiği tespit/iddia edilen mayınlarda mahkemeler çoğunlukla sosyal risk ilkesi uyarınca tazminata hükmederken, güvenlik güçlerinin ektiği mayınlara ilişkin davalarda mağdurun kusuru tartışma konusu yapılabilmektedir. Örneğin 2003 yılında Şırnak’ın Uludere ilçesine bağlı Andaç köyünde patlamamış bir havan topunun infilakı sonucu dört çocuğun (en küçüğü 7, en büyüğü 14 yaşında olan Zahir Ölmez, Sevim Ölmez, Songül Ölmez ve Ahmet (Welat) Ölmez) hayatını kaybettiği olayda idarenin hizmet kusuru kabul edilmiş, ancak ebeveynlerin kusuru da dikkate alınarak tazminat miktarı düşürülmüştür.

Ayrıca protez desteği ve rehabilitasyon gibi onarıcı mekanizmalar kurumsal düzeyde bulunmamaktadır. Mağdurların desteklere erişimi çoğu zaman sivil toplum girişimlerine bırakılmakta, devlet ise kendi eylem ve ihmallerinin sonuçlarıyla karşı karşıya kalan kişileri büyük ölçüde görünmez bırakmaktadır.

5. Zırhlı Araçların Neden Olduğu Yaşam Hakkı İhlalleri

Zırhlı araçların neden olduğu yaşam hakkı ihlalleri, 2000’li yılların başında sınırlı sayıda görülürken, 2006 sonrası artan sokak hareketliliği ve özellikle 2015 sonrasındaki şehir çatışmalarıyla birlikte belirgin bir insan hakları sorunu haline geldi. Zırhlı araçlar yalnızca operasyonel ekipman değil, devletin güvenlik anlayışının kamusal alandaki simgesi haline geldi.

Buna karşın zırhlı araçların şehir içi kullanımına ilişkin açık bir standart, hız limiti, sürücü yeterlilik kriteri veya bağımsız denetim mekanizması bulunmamaktadır. Bu araçların karıştığı ölümler çoğu zaman “trafik kazası” olarak değerlendirilmekte; Diyarbakır, Mardin ve Şırnak gibi illerde yaşanan çok sayıda olay cezasızlıkla sonuçlanmaktadır.

Yargı makamları bu vakaları çoğunlukla Karayolları Trafik Kanunu kapsamında “taksirle ölüme neden olma” suçu olarak değerlendiriyor, böylece davalar ya beraatle sonuçlanıyor ya da verilen cezalar para cezasına çevriliyor. Bu yaklaşım, yapısal bir insan hakları sorununu teknik bir trafik kazasına indirgemekte ve devletin yaşam hakkına ilişkin pozitif yükümlülüklerini görünmez kılmaktadır.

Diyarbakır Barosu ve İnsan Hakları Derneği raporları, bu ölümlerin büyük bölümünün Kürt illerinde ve çoğu zaman çocukların evlerinin önünde oyun oynarken meydana geldiğini ortaya koyuyor. Örneğin Yahya Menekşe (Cizre, 2008) ve Şahin Öner (Diyarbakır, 2013) vakalarında mahkemeler mağdurları “asli kusurlu” ilan ederek kamu görevlilerinin sorumluluğunu ortadan kaldırmıştır.

Bu tablo, devletin öngörülebilir riskleri önlemek için gerekli düzenleme, eğitim ve denetim mekanizmalarını kurmadığını ve zırhlı araçların şehir içi kullanımının ciddi bir yaşam hakkı riskine dönüşmesine rağmen etkili önlemler alınmadığını gösteriyor.

VI. Yapısal Sorunlar ve Çözüm Önerileri

Çalışma bulguları, Türkiye’de güvenlik güçlerinin ölümcül güç kullanımı ve devletin koruma yükümlülüğünü yerine getirmemesi nedeniyle yaşam hakkının sistematik biçimde ihlal edildiğini göstermektedir. Soruşturma, kovuşturma ve hakikati ortaya çıkarma süreçlerindeki yapısal eksiklikler ise bu ihlallerin büyük ölçüde cezasız kalmasına yol açmaktadır.

Ölümcül Güç Kullanımına İlişkin Yasal Çerçeve

İncelenen olaylarda ölümcül güç kullanımı çoğu zaman AİHS’in 2. maddesinde öngörülen “mutlak zorunluluk” standardına göre değerlendirilmemektedir. Mevcut yasal düzenlemeler ise yaşam hakkını korumak yerine kimi zaman güç kullanımını meşrulaştıran bir işlev görmektedir. 

Kolluğun silah kullanma yetkisini genişleten PVSK m.16 ve TMK Ek m.2, uluslararası insan hakları standartlarıyla uyumlu olacak şekilde yeniden düzenlenmeli; ölümcül güç kullanımında mutlak zorunluluk, orantılılık ve son çare ilkeleri açık biçimde güvence altına alınmalıdır. Operasyonların planlanması ve yürütülmesinde ölümcül olmayan yöntemlere öncelik verilmesi yasal yükümlülük olarak tanımlanmalıdır.

Yaşam hakkının korunmasına ilişkin AİHM içtihadı ve çocukların korunmasına dair uluslararası yükümlülükler, Anayasa’nın 90. maddesi kapsamında doğrudan uygulanmalıdır. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi de AİHM kararlarının infazını denetlerken bu standartların iç hukukta uygulanmasını özellikle izlemelidir.

Devletin Koruma Yükümlülüğü

Mayınlı alanlar, patlamamış mühimmat ve zırhlı araçların şehir içi kullanımı gibi öngörülebilir riskler, devletin koruma yükümlülüğünün yeterince yerine getirilmediğini göstermektedir.

Ottawa Sözleşmesi kapsamındaki yükümlülükler gecikmeksizin yerine getirilmeli; mayınlı alanlar temizlenmeli ve riskli bölgeler etkin biçimde işaretlenmelidir. Zırhlı araçların şehir içi kullanımı açık kurallara bağlanmalı; sürücü eğitimi, teknik standartlar ve bağımsız denetim mekanizmaları oluşturulmalıdır.

Mayın, mühimmat ve zırhlı araç kaynaklı ihlallerden etkilenen kişiler için tıbbi, ekonomik ve psiko-sosyal destek mekanizmaları güçlendirilmelidir.

Etkili Soruşturma Yükümlülüğü

İncelenen olaylarda soruşturma süreçleri çoğu zaman biçimsel bir başlangıcın ötesine geçmemektedir.

Ölümcül güç kullanımının söz konusu olduğu olaylarda bağımsız ve uzmanlaşmış soruşturma birimleri görevlendirilmeli; kolluk birimlerinin kendi personeli hakkında soruşturma yürütmesi uygulamasına son verilmelidir. Olay yeri incelemeleri ve adli analiz süreçleri Minnesota Protokolü standartlarına uygun şekilde yürütülmeli; delil kaybı veya imhası ciddi bir yargısal ihlal olarak değerlendirilmelidir.

4483 sayılı Kanun’daki izin sistemi yargısal denetimi güçlendirecek şekilde yeniden düzenlenmeli; daimî arama kararları süre ve denetim şartlarına bağlanmalı; CMK’deki dosya kısıtlaması ve davanın nakli hükümleri soruşturmaların seyrini zayıflatmayacak şekilde dar yorumlanmalıdır.

Kovuşturma ve Cezalandırma 

İncelenen davalarda kovuşturma aşaması çoğu zaman cezasızlığın pekiştirildiği bir sürece dönüşmektedir. Beraat kararları, haksız tahrik, hata hükümleri, takdiri indirim, Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması (HAGB) ve para cezasına çevirme uygulamaları cezaların caydırıcılığını ortadan kaldırmaktadır.

Yaşam hakkı ihlallerinde kamu görevlileri hakkında HAGB, erteleme ve para cezasına çevirme gibi uygulamalar dar yorumlanmalı ve cezasızlığa yol açmayacak şekilde uygulanmalıdır.

AİHM’in yaşam hakkı ihlali tespit ettiği kararların iç hukukta etkili sonuç doğurabilmesi için CMK’nın yeniden yargılama mekanizmaları güçlendirilmeli, CMK’nın 314. maddesi gözden geçirilmeli.

Kamu görevlilerinin yargılama sürecinde görevde kalması sınırlandırılmalı; mağdur ve tanıklar üzerinde baskı riski bulunan durumlarda koruyucu tedbirler uygulanmalıdır.

Ayrıca BM Genel Kurulu’nun Ağır İnsan Hakları İhlalleri Mağdurlarının Çözüm ve Tazminat Hakkına Dair Temel İlkeleri ile Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin Cezasızlığın Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Rehber İlkeleri iç hukuka uyarlanmalı ve bu standartların uygulanması düzenli olarak izlenmelidir.

Mağdurların Süreçlere Katılımı ve Korunması

İncelenen dosyalar, mağdur yakınlarının adalet süreçlerine katılımının çoğu zaman fiilen engellendiğini göstermektedir.

Devlet, mağdur yakınlarının bilgiye erişim, hukuki temsil ve etkili katılım haklarını güvence altına alan açık prosedürler oluşturmalı ve misilleme riskine karşı etkili koruma mekanizmaları geliştirmelidir.

Hakikati Ortaya Çıkarma 

Birçok dosyada soruşturmaların takipsizlik veya beraatle sonuçlanması, yalnızca adaletin sağlanmasını değil hakikatin ortaya çıkarılmasını da engellemektedir.

Hakikate erişimi sağlamak için hakikat komisyonları, arşivlerin açılması ve kamuya açıklama yükümlülüğü gibi yargısal olmayan mekanizmalar etkin biçimde kullanılmalıdır. Hakikati ortaya çıkarmak için mücadele eden aileler ve insan hakları savunucuları misilleme riskine karşı güçlü biçimde korunmalıdır.