Çocuklar için Daha Fazla Cezalandırma Değil, Onarım

Esma Yaşar

Hafıza Merkezi olarak bir süredir çatışma bağlamında çocukların ve gençlerin maruz kaldığı ağır insan hakları ihlallerine odaklanan araştırma ve belgeleme çalışmaları yürütüyoruz. Bu süreç, adalet kavramını onarıcı bir perspektifle yeniden ele almamıza zemin hazırlarken, bugün artık adalet sistemiyle temas eden çocuklara hangi ilkelerle yaklaşıldığı, hesap verebilirliğin nasıl tesis edileceği ve ihlallerin tekrarının nasıl önlenebileceği gibi meseleler; geçmişle yüzleşme ve toplumsal barış arayışımızın bir parçası haline gelmiş durumda. Öte yandan, Çocuk Koruma Kanunu’nda yapılan son değişiklikler, çocuk adaleti anlayışını ne yazık ki yeniden cezalandırma eksenine çekiyor. Bizler ise bu güncel yasal düzenlemeleri, insan hakları alanında uzun süredir üzerinde durduğumuz onarıcı adalet yaklaşımının sunduğu imkânlar ve yapıcı alternatifler çerçevesinde değerlendiriyoruz.

Çocuk Koruma Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Kanun henüz tasarı aşamasındayken çocuk adalet sisteminin temel ilkeleri bakımından ciddi şekilde eleştirildi. Kanun, çocukların işlediği fiillere karşı daha ağır cezalar verilmesini, bazı suçlarda yaş indiriminin uygulanmamasını ve çocukların özgürlüğünden yoksun bırakılmasını kolaylaştıran düzenlemeler içeriyor.

Kanun, 12-15 yaş grubundaki çocuklara verilecek hapis cezasının süresini artırıyor ve 15-18 yaş grubundaki çocuklar bakımından ise bazı suçlarda yaş indiriminin uygulanmamasının önünü açıyor. Bu yaklaşım, çocukları yetişkinlerle benzer bir cezalandırma pratiği içine alarak çocukların gelişimsel özelliklerini, değişim, dönüşüm kapasitelerini ve toplumsal yaşamla bağlarının güçlendirilmesini önceleyen çocuk adaleti anlayışını zayıflatıyor.

Çocuk hakları perspektifinden bakıldığında öncelikle hatırlatılması gereken temel ilke, 18 yaşın altındaki herkesin çocuk olduğudur. Bu yalnızca ulusal hukuk sistemlerinin değil, Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme başta olmak üzere uluslararası insan hakları hukukunun da kabul ettiği evrensel bir normdur. Bu nedenle çocukların dahil olduğu adli süreçlerde temel amaç cezalandırma değil; çocuğun gelişiminin desteklenmesi, toplumsal yaşamla bağının güçlendirilmesi ve tekrar suça sürüklenmesinin önlenmesi olmalı. Aynı zamanda çocuk adaleti, suç nedeniyle zarar görenler ile toplum arasında zedelenen ilişkilerin onarılmasını, adalet duygusunun güçlendirilmesini ve toplumsal barışın inşasına katkı sunmayı hedeflemeli. Çünkü çocukların suçla ilişkisini yalnızca bireysel bir mesele olarak değil; toplumsal koşulların ve kolektif sorumluluklardaki eksikliklerin bir sonucu olarak ele almak hem çocukların hem de toplumun iyileşmesi için önem taşır.

Çocukların suçla ilişkisinin nedenleri yalnızca bireysel tercihlerle açıklanamaz. Yoksulluk, eşitsizlik, ayrımcılık, eğitimden kopuş, çocuk işçiliği, aile içi şiddet, sosyal destek mekanizmalarının yetersizliği ve çatışma ortamlarının yarattığı toplumsal etkiler çocukların suça sürüklenmesinde belirleyici rol oynar. Bu koşullar sorgulanmadan yalnızca cezaların artırılmasına odaklanan politikalar, sorunun nedenlerini görünmez kılarak çözüm kapasitesini zayıflatır.

Çocukların işlediği ağır suçlar karşısında mağdurların yaşadığı acının görünür kılınması ve hesap verebilirliğin sağlanması elbette büyük önem taşır. Ancak hesap verebilirliği yalnızca daha ağır cezalarla sağlanabilecek bir hedef olarak görmek, ne mağdurların adalet beklentisini tam olarak karşılayabilir ne de çocukların yeniden suçla ilişki kurmasını önleyebilir. Çocuk adaletine ilişkin tartışmaların merkezinde “Nasıl daha fazla ceza verileceği” değil, “Zararın nasıl giderileceği, ilişkilerin nasıl onarılacağı ve tekrarın nasıl önleneceği” soruları yer almalıdır.

Kanunun getirdiği değişiklikler bu sorunu derinleştiriyor. Yaş indiriminin hangi çocuklara uygulanmayacağı hakimin takdirine bırakılıyor; bu da benzer olaylarda farklı sonuçlara, öngörülemez ve eşitsiz uygulamalara kapı aralıyor. Tekerrüre esas alınmayacak suç yaşı 18’den 15’e indiriliyor, böylece bir çocuğun 15 yaşından sonra işlediği bir suç, yıllar sonra karşılaşacağı başka bir suçlamada ağırlaştırıcı sebep olarak karşısına çıkabiliyor. Hükümlülerin cezalarının doğrudan çocuk kapalı ceza infaz kurumunda başlaması, çocuğa değişim ve dönüşüm potansiyeli sağlanması odaklı bir infaz anlayışından cezalandırıcı bir başlangıca geçişi işaret ediyor. Dijital cihazların yıllarca takip yazılımlarıyla izlenmesini öngören yönlendirme tedbirleri ise orantılılık ilkesini zorluyor. Bütün bunlar, çocuk adaletini onarma ve dönüştürme değil, kontrol ve cezalandırma ekseninde yeniden kuruyor.

Bu düzenlemenin aksine onarıcı adalet yaklaşımı önemli bir imkan sunar. Onarıcı adalet, mağdurun yaşadığı acının, zararın tanınmasını ve giderilmesini esas alırken, çocuğun da sorumluluk almasını, davranışının sonuçlarıyla yüzleşmesini ve toplumsal yaşamla yeniden bağ kurmasını hedefler. Böylece adalet yalnızca cezalandıran değil, aynı zamanda iyileştiren, onaran ve dönüştüren bir işlev kazanır.

Türkiye hukuk sisteminde onarıcı adalet, büyük ölçüde ceza yargılaması içinde uzlaştırma ve arabuluculuk mekanizmalarıyla özdeşleştiriliyor. Oysa onarıcı adalet bundan çok daha kapsamlı bir adalet anlayışına işaret eder. Bu yaklaşım, suçu yalnızca fail ile mağdur arasında çözülecek bireysel bir uyuşmazlık olarak değil; kişiler arasındaki ilişkileri, toplumsal bağları ve güven duygusunu zedeleyen bir olgu olarak ele alır. Bu nedenle onarıcı adaletin amacı yalnızca tarafların uzlaşmasını sağlamak değil; ortaya çıkan zararı giderecek, sorumluluğu görünür kılacak ve toplumsal ilişkilerin yeniden kurulmasını destekleyecek süreçleri inşa etmektir. Çocuk adaletinde de asıl ihtiyaç, cezalandırmayı merkeze alan bir anlayış değil; çocuğun, mağdurun ve toplumun birlikte iyileşmesini hedefleyen hak temelli bir yaklaşımdır.

Hafıza Merkezi’nin belgeleme çalışması, çatışmanın yarattığı militarizasyonun çocuk ve gençlerin yaşamlarını nasıl tahrip ettiğini ve adalet sisteminin bu zararları nasıl cezasız bıraktığını ortaya koyuyor. Çatışmanın açtığı yaraları sarması beklenen çözüm süreci ise toplumsal barışı silahsızlanmaya indirgiyor; adalet, hesap verebilirlik ve toplumsal iyileşme gibi boyutları göz ardı ederek süreci güvenlikçi bir çerçeveye hapsediyor. Bugün karşılaştığımız yaklaşım da aslında benzer bir mantıktan besleniyor. Genç suçluluğuyla mücadele, çocuğun gelişimini ve toplumla bağını güçlendirecek politikalar yerine, yine kontrol ve cezalandırmayı merkeze alan güvenlikçi bir çerçeveyle ele alınıyor.

Çocukların özgürlüğünden yoksun bırakılmasının istisnai bir tedbir olarak uygulanmasına, onarıcı adalet anlayışının toplumun birlikte iyileşmesini hedefleyerek bütüncül yasal düzenlemeler ve uygulamalarla güçlendirilmesine, koruyucu ve önleyici sosyal politikaların geliştirilmesine ve çocuk adalet sisteminin insan hakları temelli bir anlayışla yeniden yapılandırılmasına ihtiyaç bulunuyor.

Bir çocuğun ağır bir suç işlemiş olması, o çocuğun yalnızca fail olduğu anlamına gelmiyor. Çoğu zaman çocuklar, onları suçla karşı karşıya bırakan toplumsal koşulların da mağduru. Bu nedenle sorulması gereken soru, bir çocuğa ne kadar ağır ceza verileceği değil; o çocuğu suçla buluşturan koşulların nasıl ortadan kaldırılacağı olmalı. Gerçek ve kalıcı adalet ancak bu soruya verilecek yanıtla mümkün olabilir. 

Rakel Dink’in sözleriyle “Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılmaz.